| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

crazy_frizzy

Şiir Sesli Şiir Video Aşk Hikayeleri Flash Animasyonlar

Yazılar

Sevda Böyle Olmalı - Barış AKBALI

Kaç ölüm var içinde?

Sonun başlangıcına el değmeden büyüttüğün

Sözün mahreminde ıslatıp gözyaşlarını,

Göğsüne kaç ağıt düşürdün?

Bunca yaranın koynuna, durulmaz kanamışlıklar serpmiştin, cömertçe...

Ömrün kaçıncı nefesi üflüyor gözlerinde?

Toprağa karışan bu sureti kim yıkar, kim aklar?

Bu, sığındığın zavallı yürekle, bilinmez koynunda kaçıncı soğuk.

Hangi can, içinde sana yabancı?

Fazla gelen ömrünün hangi hazanı?

Küskün hüzünler düşmüş alnına,kırgınlıkların kırk kat?

Bu derme çatma tebessüm, bunca yaraya fazla...

Kaç ölüm var içinde?

Anlamsız bakışlar eskitmiş dört bir yanı,

Her yerde bir unutulmuşluk var can çekişen.

Merhametinden arta kalan bu sancıda, kimin gözleri, ellerinde üşüyen.

Titrek avuntular yetişmez soluğuna, kesik bir düş ardına sakladığın..

Kan sızar gözlerinden karanlık geceye;

Söyle kaç ölüm var içinde?

Kaçıncı mezarına doldu umutlar.

Ayakların düştü içindeki boşluğa, tutunamadı yüreğin…

Hangi yoldu içinde tükenip de, bir adım bile atamadığın?

Zamanın gizlerine hasretler mi sakladın.

Suskun cümleler akıttı gözlerin,ayaklarına zincirler vurdu hazan..

Bir sustun, bir ağladın !

Kendi derinliğine sürükledin tüm sesleri.

Susturup hepsini, bırakıp geride her şeyi, usul usul öldürdün.

Kaç ölüm var içinde?

Koparıp attığın bu kaçıncı his kaybı?

Eskimiş yüzünde solgun düşler var,

Dışında renksizliğine avuntu bir bahar…

Şimdi yürümek vakti sehere; güçsüzüm, dizlerimde yara bere.

Soluksuz bir kentin içine düştün, ıssız duvarlar gözlerinde uzuyor.

Bunca ceset arasından bul şimdi kendini, topla içinin parçalarını.

Unut kırılmış aynalarda dağılmış adını…

Kaç ölüm var içinde?

Ve sen hangisinde saklısın?

Hangisine adınla başlattığım ağıtlar yakarsın...

Barış AKBALI

Sevdiğin Kadar Sevilirsin - Can YÜCEL

 

Yerin seni çektiği kadar ağırsın

Kanatların çırpındığı kadar hafif..

Kalbinin attığı kadar canlısın

Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...

 

 

Sevdiklerin kadar iyisin

Nefret ettiklerin kadar kötü..

Ne renk olursa olsun kaşın gözün

Karşındakinin gördüğüdür rengin..

Yaşadıklarını kar sayma:

Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

 

 

Ne kadar yaşarsan yaşa,

Sevdiğin kadardır ömrün..

Gülebildiğin kadar mutlusun

Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin

Sakın bitti sanma her şeyi,

 

Sevdiğin kadar sevileceksin.

Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer

Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın

Bir gün yalan söyleyeceksen eğer

Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.

 

 

Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret

Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın

Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın

Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.

Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın

Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.

Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

 

 

İşte budur hayat!

İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın

Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün

Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun

Çiçek sulandığı kadar güzeldir

Kuşlar ötebildiği kadar sevimli

Bebek ağladığı kadar bebektir

Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,

Sevdiğin kadar sevilirsin...

 

 

CAN YÜCEL

Sadece Ölüyorum Ötesi Yok İnan 2 - ismail SARIGENE

Hayat ile arama, yokluğunu bırakıp gittin..

Bir tek adın kaldı dudaklarımda,

Bir de gözlerimde hatıraların...

Tabutum olacak,

Gözbebeklerinden düşen küflü çığlıkların.

Kefenim olacak ömür boyu susmaların…

Ve bir gün,

Sensiz ölmenin acısını bırakacağım satırlara..

Neden diye sorma..

Sadece yoksun.

Yokluğun ile varlığın arasında

Sadece ölüyorum; ötesi yok inan.

Varlığının kepenklerini indirip

Sensizliğinde yaşamaya gidiyorum yine.

Ve uyandığımda,

Değişen hiçbir şey olmayacak..

Sen hep bana uzak

Ben hep sana yasak….

Hani dik duracaktık kanlı pusulara ?

Hani aynı yürekle gülüp

Aynı gözlerde ağlayacaktık mutluluğa ?

Yağmurları bana emanet edip,

Gittin sadece…

Şimdi yalnızlığın ipi geçti boynuma.

Yokluğun yükledi sırtıma...

Gittin,

Bir tek acıların kaldı senden bana..

Oysa ben yemin etmiştim,

Acıların icin sırtımı semer bileceğim diye.

Söz vermiştim,

Sensiz ölmeyeceğim diye...

Şimdi sensizlik duruyor başucumda..

Şimdi ayazlar yüreğimi sorguluyor

Ayrılığınla yüzüme vurduğun kapımda..

Söyle ne olur...

Beni unuttuğunu söyle...

Hiç sevmediğini haykır..

Yeminlerinin yalan olduğunu,

Sevginin sahte olduğunu vur yüzüme...

Yemin olsun ki;

Bir damla gözyaşı düşmez artık..

Çünkü gittiğin gün,

Ayak uçlarında

" Sana " ölmüştüm sevgili..

"Unutma ki; ölenler, hiçbir zaman yaşayanlar icin gözyaşı dökemezler..."

İsmail SARIGENE

Uzun Sesizliktir Suskunluklarımız - Zamansızım

Hüzün yüklü morglarım var benim, sol yanımda. Ağrıyor.

Düştü kelepçeli gözlerin, kırılan deli sözlerinin yanına.

İçimden fersah fersah kaçışın iç denizine, sancım olur.

Benim sancım İstanbul gibidir, biliyorsun…

Sayfalara sığmayacak kadar bitimsiz.

Coğrafyamı bertaraf eden rüzgâr gibidir yâr …

Yar/sızım…

Susuzluğun en kesif sayhalarındayım…

Uzun seslenişlere dönüyor suskunluklarım…

Başını alıp gitmiş bir hikayenin peşinden koşarken,

düşürdüğüm sözcükleri dipnot düşüyorum eksik günceme…

Hangi kıvrımından tutunsam acıdan bükülmüş harflere;

Kırılgan İmâ’lar çatırdayarak saldırıyor sanki,

içimdeki sancılara…

Uzun ve derin camkesiği çiziklerimden kanıyor,

anlamı morarmış güncemin önsözü…

İç içe geçmiş anlamların karmaşıklığında sıkışıyor,zamana direnen sevdam…

Zaman/sızım…

Kekeme yüreğim adını sayıklıyor habire.

Adını şerh, yüzünü dipnot düştüm içime! ...

Ki yağmur sonrası toprak kokar adın.

Hadi ifşa et de düşlerini gökyüzüne.

İçsizliğine (h)içleneyim.

Al işte;

(H)içim…

Koynuma doldurduğum insancıl cümlelerin dili sürçüyor…

Şizoid bir krizin,arsız ısrarıyla kaybediyorum benliğimi…

Öfkeli serzenişler çıkıyor demir kapılarımdan altından,hızla ve yanarak…

Savaşlardan bana kalan her şeyi,

diğerleri gibi takıp koluma;

Yürüyoruz duvardan duvara…

Dilime düşen birkaç tanıdık şarkının,

no(k)tası konulmamış satırlarını

kararlı “ES”lerle no(k)talıyorum…

Boğulmuş sesimle ,

Acı (K)ayıplar afişliyorum şehrimin duvarlarına…

(K)ayıbım…

Elimde belki çoktan unuttuğun iki fotoğrafın var.

Hangisine baksam (d)üşüyorum yâr..

Akrebin yelkovanı defalarca kez yakaladığı zamanlarda,

ben seni ezberimden silemiyorum.

Susuyorum / üşüyorum / düşüyorum.

Duyumsuyor musun? Soluklarıma sinen kokunu.

(D)uyuyormusun …

Hapislik gibi atıştıran yağmurlarda,

yine hüzünlere gönüllü devriyelik yapıyor,

gece yürüyüşlerim…

Bahçemdeki sarı ışığın uzayan gölgesinde,

sessiz ve yasak yalnızlıklar büyütüyorum kalabalıklara…

Hüznün röntgenini çıkarıyorum bilmeden…

Hadi ! tut/un bana güneşi ,lekelerim çıksın ortaya…

Ya da güneşe tut/un beni…

(K)aranlıktayım…

Ölmeyi denedim kendime, ölemedim.

Sana gelecek zamanlarda tükendim. Artık gelemem.

Ellerim (d)üşüyor.

Nefesim tükeniyor. Ne desem duyulmuyor.

Sen duy beni ey yar…

Sessizliğin teninden soyamadım çığlıkları…

Bu yüzden deliyorum öfkemin ambargosunu…

Yine salıyorum yüreğimi,

ölümlü kavgaların şiddetli çarpışmalarına…

Yalana büyüyen bir çocuğu emziriyor zaman…

İnfazlar büyütüyor geçmişimin beşiğinde…

Sallanıyorum…

Selman ERTAŞ

Hasan KARADENİZ

Sebebim Sensin

 

 

Sebebim Sensin!! Gitmeden Önce..!

 

Acılarımı yüreğimin bir kenarında bıraktım, unutmadım asla

Sarhoş gecelere yasladığım kopası başımı, yorgun sabahlarda zor ayılttım güne.

Kunduramın çivisi çıkmış, voltalarımın vuslatı yok. Sensiz sabahladığım gecelerin tırnakları yüzümde bir iz ve sensiz gelen günler ayrılığın katıksız şahitleridir

Şiirlerin, türkülerin ve bütün edebi sözlerin kifayeti, namlunun ucunda ki yaşamı söndüren mermiye kadar.

Dost nefesli kokan sözcükler şeytanın yancısı, kabristanlarda ayaklanan taşlar, vefasızlığın baş kaldırışı ve ruhun cesede büyük huzursuzluğudur.

 

 

Acı nedir?.. Bir kere tatsaydın, pamuk şeker helvalardan arındırılmış acı dediğin bütün şekerlerden sonra yaslasaydın kuduran gecelere başını, o zaman görürdüm yüreğinde ki asıl yaşı.

Acılarım her geçen gün yüreğimin bir kenarını daha doldurmakta, korkuyorum sevgili, umudumun gelmeyişine direnişinin tükeneceğinden. Umut nedir sevgili?.. Dayanmak nereye kadar?.. Ve ben taş mıyım sevgili?..

 

 

Sebebim sendin bu şehir kararmadan önce

 

Sevincim, gülen gözlerim ve mutlu yanlarım vardı sen yüreğimi vurup gitmeden önce

Çay ve kahve bir başka kokardı, sen başımdan aşağı kaynar suları dökmeden önce

Şer bir haber gibi düşmüştü yüreğime ayrılık, ayrılık ölüm gibi bir şeydi sen gitmeden önce

Gittin işte, elma kokulu sohbetlerimizi unutarak, çay ve kahvemizi içtiğimiz ince belli bardaklarımızı kırarak

Günle birlikte bende doğardım, kuşlarla arkadaş olur, sokak köpekleriyle konuşurdum sen sırtını dönmeden önce.

 

 

Kuşlar suskun, buruk bir matemi yaşar gibiler, köpekler avucumdan ekmek yemez, sokaklarda görünmez oldular ve ben her doğan günle, sensiz bir günü öldürürken, bir gün daha nefes almak istiyorum, ölmeye böylesine razıyken

Umudumu hissedebilen yüreğine rehin bırakıyorum, bellimi olur belki yeni günle gittiğini hatırlar, burada kalbimizi kıran bardaklarımızın hüznünü hisseder, sevincimin ve gülen gözlerimin hicranına mutluluk sürmek, dönüp boynuma sarılmak istersin diye.

 

 

Satır başından mutluluğumun kaynağı hep gözlerindi, gülen yüzünle hayata bağlayan, bu şehri sevdiren sebebimdin ve en demli muhabbetimdi elma kokulu sözlerin sen sırtını dönüp gitmeden önce...

 

Üç Nokta Üç Çığlık Üç Ölüm - Fatma ARSLANER

Uzak kentin kayıp yıldızından rivayet olunur...

Üç noktaydı susuşum, bir virgül hatrına yazıyorum şimdi...

Üç nokta . . . Üç çığlık ? ? ? Üç ölüm ! ! ! Ve tek bir virgül ,

Kirpiklerinden aşk soluyan deli, yırttı acının kefenini, ölü kızın kalbine dokundu bu gece... Ve gözlerine ölüm kaçan kız, dokunulduğu her yanından kanadı...

Bir ölünün gözlerinden düş bulaştı geceye, gece aklını yitirdi... Bir delinin iç çekişiyle karardı yıldızlar... Hıçkırıkları arşı kapladı… Bir deli ağladı… Ölü kızın kirpikleri adedince ağladı... Parmak uçlarından dokundu aşka... Saçlarına notası kırık şarkılar kondurdu...

Gece; tortulu bir masalın hüznünü andırıyordu... Üçüncü kişiler hep susmuştu...

Bir masal duyuldu sessizliğin en sığ dilinde... Uzak kentin kayıp yıldızıydı anlatan... Yoktu ihtilaf... Yoktu yalan... Bir deli ve bir ölünün masalıydı duyulan... Avuntusuz masallara şarkılar kuran bir deli ve masallara hep sonundan başlayan bir ölü...

Çok geçmedi… Gülüşüne düşler inşa edilen soylu derviş, kent harabelerinin yoldaşlığında, gecenin en uzak saatinde, tuz kokulu bitişle susturdu masalı... Masal yitirdi kendini… Masal yitirdi gerçeğini… Bir deli ağladı… Kirpikleri tükenmişti, ölü kızın saçlarına denk düşüyordu, gözlerinde ki keder… Ve gece deli gömleğini giydi üstüne, masal üşümesin diye…

Ve ben... Üçüncü tekil şahıs... Kent masallarının yorgun yüzü... Uzak diyarların cana ziyan hüznü... Ben... Bir masal boyu susan... Suskusu us'unu yumruklayan... Bir deliyi geçmişe yazan, bir ölüyü koynunda uyutan, bir dervişe yaslanan... Ben yani... Mezar boşluklarında kirpiklerini uykuya yatıran... Kefeninin cebinde ölüm saklayan... Ben... Suskun şiirleriyle geceyi ayartan...

Suçluyum... Bir son bulaştırdım ellerime... Bir masali yıkarcasına, bir deliyi ağlatırcasına sustum... “Geçmiş” dedim... Geçmedi... “Gelecek” dedim... Gelmedi... “Şimdi” dedim, dokundum masala... Kayıp yıldız kayıplığını kaybetti..

Faili meçhul bir masalın tek sanığıydım ben... Masal mahallinde harflerim vardı, suçum aşikardı... Kalem; kelamla her buluştuğunda, adın kanardı, canım yanardı... Suçluydum evet... Bir masalı altı harf yaşatır sandım... Yedinciyi hiç yazmadım... Ne zaman canın yansa, susumu bastım yarana, usumu kanatırcasına... Hiç dinmedin... Sustun hep… Bende sustum... Sessizliğimi tamamladı susuşun... Bir masalın ardından suçlarını bölüşüyorduk suskunluğumuzun...

İçim acıdı... Masal kanadı... Ve omuz başında kanayan masal; yalandı! Yüreğimi burkan, kalemimi kıran, içimi senden çıkaran bir yalandı... Yinede... Adını bile yazamazken sen, adınla kanadım ben!

Şimdilerde şehirler arası yalnızlık seferleri düzenliyorum gözlerine... İsimleri silinmiş mezar taşlarında gülümsüyorum... Ve hala ölü çocukların gözlerinde masallar arıyorum... Suçluyum... Bir masaldan arta kalan yanımla, suçlarımın bedelini ödüyorum...

Affet beni kayıp yıldız... Affet... Günahsız ölümler düşlüyorum...

Sevdim İşte Ötesi Yok

Ben seni kocaman bir yürekle sevdim.

 

Gözlerim değil, yüreğimdi seni

gören.

 

Sen damarlarımdaki kana karışıp, geldin oturdun yüreğime.

 

Bir başkayerdeolamazdın zaten.

 

Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın,orada kalmalıydın.

Çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bukadarkolay kabullendi seni.

Herhangi bir konuk değildin artık.

Bu yüzdenneağırlama faslı vardı, ne de uğurlama.

O yüreğin gerçek sahibiydin.

Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz ya...

Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle.

Çiçek çiçek açtın yüreğimde.

Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında.

Taze bir yaprak gibi yeşildin.

Açelya idinpembeliğinle.

Üzerine çiğ taneleri düşmüş sarı güldün.

Kırmızıydınbirateş gibi.

Ve maviydin...

En çok bu renkle anmayı sevdim seni.

Denizetutkundum, denizi sensiz, seni de denizsiz düşünemedim.

Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da...

Kendime bile dargelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık.

Enkızgın,en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana.

İçimdekisevinç yüzüme yansıdı, güldüm.

Beni öylesine güldüren senin sevgindi

ve

ben kaygısız, içten gülüşün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şeyolduğunu anladım seninle...

Her şeye rağmen sevdim seni.

Güçlüydüm ve aşamayacağım hiçbir zorlukyoktu.

Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim.

Sen elimdentuttuğunda, patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi.

Menzilsendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yokedebilirdim.

Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kül ederdim.

Sanaulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm.

Ve o göle bir tek sengirebilirdin.

Sevdim ve hayrandım da...

Her halin çekti beni.

Duruşunu, uyumanı,gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu,olgunluğunu sevdim.

Sesini de sevdim suskunluğunu da.

Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim.

Senive odoyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğuzaman.

Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seniyeterince tarif edecek kadar derin olmadı.

Seni severken yorulmadım.

Çünkü sen yaşam kaynağıydın.

Her günyenilendim.

Seninle çoğaldım, büyüdüm.

Eksik kalan neyim varsa tamamladın.

Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin.

Sevdim işte ötesi yok...

Yusuf'un Gömleğindeki Kan Lekesi

Gece gibi iniyor gözlerime yalnızlık. Yağmur seslerinin buğusuna emanet edilmiş çocukluk şarkıları kadar uzak ve mağrurum. Önce şehre ağlıyorum sonra sana. Yusuf'un gömleği kadar hanif, Züleyha'nın gözleri kadar naif bir kent kuruyorum sana. Ey kan kızılı gözlerinde aşk manzumeleri nesreden sevgili. Tıpkı Yusuf'un hikayesindeki gibi; senin güzelliğini gören her şehir, letâfetinden sarhoş olup kendi bıçaklarıyla kendi parmaklarını doğrasın istiyorum.

Ki bir şehir gözlerinin güneşini içip güne başlıyorsa ve hala kendini yakmıyorsa, o şehirden intikam almanın vakti gelmiştir. Gözlerin ki; yaralı ceylanların susuzluğunu giderdiği sonsuzluk ırmağı. Bedevilerin çölsü yalnızlıklarına bir avuç serap. Gözlerin cennet diyarına ulaştıran köprüdeki zebercet taşlarının üstündeki parıltı. Herşeye olsa bile gözlerine ihanet etmemeli şehir. Gözlerin açılınca kıyamet kapanınca cennet. Cennete giden herkesin gömüldüğü bir güzellik kabri gözlerin.

Ey alnının halesinde mekki yalnızlıkları saklayan hüzün mevsimi. Ey ismini gül yaprağının suya dokunuşundan alan mesrûr sevgili.

Bir karanfil ölüyor avuçlarımda belli belirsiz. Şehirsiz çocukluğumun sığırtmaç eteklerine yuvarladığım senli günlerimle gidiyorum şehrinden. Bir şadırvanın ucuna bağladığım yüreğime kimsesiz çocuklar su serpiyor.

Önce şehre ağlıyorum sonra sana.

Ve Yusuf'ça bir vakarla.

Seni kalbimin zindanından âzâd ediyorum.

Sana kullanılmamış kelimelerle yepyeni bir cümle getireyim istedim Züleyha. Düşlerin, gerçeğin prizmasına yansıyan izdüşümüyle, "aşk" çizmeliydi kalbinin tualine ellerim. Ama ellerimi açık artırmaya sunulmuş bir gökyüzüne değdireli beri ziyankar bir yağmurun hamiliyim.

Sükutumun baş harfini sana bağışladıysam, naralarımın andacı sen olasın diyedir bu.

Adım Yusuf

Andım Yusuf

Acım Yusuf

Harcım Yusuf

Geceye adını mıhlarken sensizlikten lâl kesilmiş gözlerim. Denizlerin yakamoz değmemiş kıvrımlarına kalbimdeki kandan kalem ile şunu yazacağım.

Hiçbir harfi sensiz bir cümleye kurban etmeyeceğim.

Ellerinin geceyi ürküten siyahlığı olmasaydı belki inanırdım zindanda olmadığıma. O zaman aşka meyyal yanlarımı savaşa sürmezdim. Ne bahşettiyse sana Rahman,

efdal gözlerine musaddık olan rüyalarında, hepsini hayra yorardım. Ama aşk, gömleğimin yakasına bulaşan kir oldu sadece. Bu yüzden Züleyha, aşksızlığa muttasıl eyledim kulbe-i ahzan'ımı.

Mintanım hüzünle örülüdür gelme peşimden. Ben kendi kardeşlerince ihanete uğrayan bir yürek taşıyorum içimin dehlizlerinde. Kan revan uykularıma rüyalarını maksud kılma Züleyha. Yakub'un gözleri kadardır kalbimin körlüğü. Bünyamin kadar acemisiyim aşkın ve andın.

Bana rüzgarlardan bahset Züleyha. Saçlarının çölsü yalımlarında alevlenen ateşten rüzgarlardan. Ki silinsin gömleğimdeki kirli gölgen. Çünkü Züleyha.

Aşk, günahın karaladığını tövbeyle aklamaktır!

Kadının Adı Gece Erkeğin Adı Hüzün

 

Bir rüya kadınıydı o, adı Gece’ydi. Gündüzleri insanların arasına karışır: onlarla sohbet eder, sorun dinler, yardımcı olurdu. Gündüzler sıradandı onun için. İşinde başarılı olmayı çok severdi. Evde de öyle. Yemek pişirir, evi temizlerdi. Ama en çok kitapçıda geçirdiği zamanları severdi. Kitap kokuları içinde geçen o büyüleyici anlar, gündüzüne anlam katardı.

Hava kararmaya başlayınca, onun dünyası aydınlanırdı. Derinliğine yaşardı geceleri, sanki karanlıkta bir tılsım vardı. Salkım salkım umut olurdu, yıldızlar gecelerine. Her yıldız onun saçlarının arasında taç, her taç onun düşüncelerinde ışıktı.

 

 

Bazen dinlediği türküler gecelerini hüzne boğardı. ’Olsun’, derdi ‘bana hüzün de yakışır.’ Şarabını yudumlarken, bir yandan da türkülere eşlik ederdi. Genelde birkaç damla yaş süzülürdü yanaklarından. Ama en güzel öykülerini böyle gecelerde yazardı.

Bir gün sabaha karşı öyle dalmıştı ki; nasıl olduğunu anlayamadan yabancı topraklarda buldu kendini.

Adamın adı ise Hüzün’dü. Öyle güzel karşıladı ki Gece’yi. Kadın şaşkındı, büyülü bir huzur vardı Hüzün’de. Adam mabedinin kapılarını açtı. İçeriye girerken istem dışı elleri değdi kadının Hüzün’e. Artık elele yürüyorlardı. Gece ve Hüzün elele.

 

 

Adam en gizli sırlarını açtı Gece’ye. Gözlerinin içine bakarak ona şiirler okudu, türküler söyledi. Etkilenmemesi imkansızdı kadının. İlk defa bu kadar mutluydu. Adama sarılıp onun göğsünde uyudu. Zaten gün çoktan ağarmıştı.

Gece uyanır uyanmaz kaçtı Hüzün’ün yanından. Artık yeni bir gün başlamıştı. Hayata karışma zamanı, monotonluk zamanı diyordu günışığı. Makyajını yaptı. Uykusuz da olsa taze başlamalıydı güne. Hayatla barışık olduğu zaman, daha başarılıydı.

Gece ile Hüzün ayrı ayrı noktalarda da olsa, aynı düşün hayali ile güne karıştılar.

Karanlık çökmeye başlayınca, sessizce buluşuyorlardı. Gizli bir öyküydü yaşadıkları. Gece ile Hüzün’ün öyküsü.

Kısa süre sonra aşkları dillere destan oldu. Aşıklar onların aşkına duydukları saygıdan dolayı, geceleri daha yoğun yaşamaya başladılar. Geceleri: daha çok sevdiler, ağladılar, hatta acılarına acı eklediler. Artık gece daha hüzünlü geliyordu aşk acısı onlara.

 

 

Fakat bu gerçekler yavaş yavaş ikisini de üzmeye başladı. Ama birbirlerini o kadar çok seviyorlardı ki, ayrılmak istemiyorlardı.

Gece, biz beraber olduğumuz sürece sevenler daha çok acı çekecek, diye düşündü. O gece en güzel elbiselerini giydi, en güzel kokuları sürdü. Sabaha kadar Hüzün ile birlikte asla unutulamayacak kadar görkemli saatler geçirdiler. Gece’nin parmaklarının değdiği her kıvrım, dudaklarının değdiği her zerre yeniden canlanıyordu.

Sabaha karşı son defa girdi Gece, Hüzün’ün kollarının arasına ve uyudu.Hüzün uyanmadan önce uyandı. Son defa öptü onu, tenine dokundu. Gözyaşlarının üzerine düşüp , onu uyandırmasından korktuğu için sessizce çıktı odadan. Dönüp tekrar arkasına bakamadı. Hüzün ise onu izliyordu, hiç uyumamıştı.’ Güle güle gecelerimin kadını’ diye fısıldadı.

 

 

 

O günden sonra da aşıklar hüzünlerini geceye sığdırmaktan vazgeçmediler. Sanki hayatın bir kanunuydu bu; hüznü geceleri daha yoğun yaşamak.

Madem değişen bir şey yok; Hüzün ve Gece yeniden bir araya gelirler mi dersiniz? Onlar sadece iki günahsız suçlu. Suçları; Gece’yi Hüzün’e boyamak, suçları adlarını tarihe yazdıracak kadar büyük bir aşk yaşamak, suçları belki de sadece gerçekten aşık olmak…

 

Canımın Canı Acıyor

Mahallemizin en güzel kızıydı o sıralar

Adı meçhul

Yolda karşılaşırdık ara sıra

Bakamazdım kömür karası gözlerine

Beline kadar olan saçlarını savurarak geçerdi yanımdan

İçim giderdi…

Küçük bir çocuk oluverirdim

Çok garipti aslında

Kitaplarda okuduğum aşk gelmişti başıma

Mümkün müydü ki böyle bir şey

Aşık olmuştum işte ne gereği vardı

Anlamsız soruların

Utangaç bir delikanlıydım

Daha önce aşk nedir bilmezdim

Kalbim daha önce hiç böyle atmazdı

En büyük kavgalarım bile böyle heyecan vermezdi bana

İnce işlerden anlamazdım

Konuşamazdım ki onunla

Meçhul olanı hayatım yapamazdım ki

Cesaret işiydi aslında onu sevmek

Ona bakmak….

Geçen gün sahilde rastladım

O çok sevdiğim,bir bankta oturmuş

Uğruna canımı vereceğim gözyaşlarını gizlice akıtıyordu

Canı yanmıştı beli ki

Yaklaşamadım

Silemedim gözyaşlarını…

Ondan uzakta oturdum hafiften süzülüyordu gözyaşlarım

Canımın canı acıyordu

Yakıyordu içimde bir yerleri

Dayanamıyordum onu böyle görmeye

Az sonra sahil kenarına yaklaştı

Elinde birkaç şey vardı

Tek tek denize fırlatıyordu kurtulmak ister gibi

Belli ki canı yanmıştı

Ben onun için yanarken oda birileri için yanıyordu

Daha da acı veriyordu bu düşünce

Gözlerim karardı tek bir düşünce deli etmeye yetiyordu

O geriye kalanları atarken sahile

Bende umutlarımı fırlatıyordum en uzaklara

Biliyordum artık

Bu aşk bana haram

Benim olmayacak bir aşkın peşinden ne kadar koşa bilirim

Umutsuz bir aşkı gömüyorum onunla birlikte maziye

Yavaş yavaş uzaklaşıyordu başı öne eğik

Ardı sıra yürüyordum

Bir defa daha kafasını çevirip baktı denize

Son kez bakmıştı

Adımlarını daha da sıklaştırdı

Yetişmekte güçlük çekiyordum

Nihayet evine varmıştı

O kapıdan girerken umutlarım kapının dışında kalmıştı

Gece boyunca yürüdüm boynum bükük

Yeni bir gün daha doğmuştu

Onu görme telaşıyla apar topar yola koyuldu düşüncelerim

Görememiştim

Zor bir gün geçirdi ondandır dedim kendi kendime

1,2.3 derken bir iki haftadır göremiyordum

ve içim içimi yiyordu

bir haber alırım umuduyla evine yöneldim

mahallede kimse yoktu

biraz bekledikten sonra cesaretimi topladım ve zile bastım

aylardır aŞkımı söylemeye cesaret bulamadığım kızın kapısına gelmiştim nasıl bir cesaretti bu

kapıyı gözü yaşlı bir kadın açtı

şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim

şey diye kekelemekten başka bir şey yapamadım bir süre

neden ağlıyorsunuz diye sorduğumda

kadının gözyaşları daha da artıyordu

bana onun gözyaşlarını hatırlatmıştı

kadın kızım intihar etti deyince

büyük bir şaşkınlık ve kederle yığılıvermiştim oraya

başım ellerim arasında

bir kez daha ona gözyaşlarımı akıtıyordum

o artık yoktu umutlarımla beraber o da gitmişti

art arda gelen bu gidişleri kaldıramıyordu yüreğim

kıyamadığım ölmüştü

zamansız girmişti aramıza ölüm

aşkımda zamansızdı zaten

kaba taslak aşkımı inşaa edemeden yıkıntılar arasında kalmıştım